Cübbeli darbe

23/5/2008 · Kategori: Koseyazilari

Ahmet Altan 
23.05.1987


Ben Kanadalı bir sendikacının bir sözünü çok severim

‘Güçlülük hanımefendiliktir’ gibi der, ‘öyle olduğunu söylemek zorunda kalıyorsan öyle değilsin demektir’

Bizim yargı sistemi kendini parçalıyor, ‘güçlüyüm ve saygıdeğerim’ diye.

Öyle olmaları gerekir

Saygıdeğer olmayan, güçsüz bir yargı kendi toplumu için en büyük sorundur çünkü.

Ve saygıdeğer olmak çok kolaydır.

İşini iyi ve doğru yaparsan saygıdeğer olursun

Yapamazsan kimse saygı göstermez sana

Dün Yargıtay bir hukuk kurumundan ziyade bir askeri kuruma yakışacak tonda bir muhtıra yayınladı.

Üslubu, hedefi ve amacıyla evrensel hukukun neredeyse tüm kurallarını çiğneyen bir Yargıtay, mantık ölçülerini kaybetmiş olmalı.

Bizim yargıçlar sanıyorlar ki o süslü cübbelerini giydikleri zaman, üstlerine kendilerini hukuktan, yasadan koruyacak bir zırh geçirmiş oluyorlar.

Öyle bir zırh yok

Yargıç yasaya ve hukuka uymak zorundadır

‘Ben Yargıtay’ım. Canımın istediği suçu işlerim. Bana kimse karışamaz’ düşüncesi toplumu bu kadar zorladığınızda ciddi yanılgı olur.

Ve bunu hukuksal bir bedeli vardır

Parlamentonun egemenliğine karşı çıkmak, Parlamento’daki üç partinin yasalara uygun bir şekilde Anayasa maddesini değiştirmesini ‘muhtıralarla’ engellemeye kalıkışmak ciddi bir suçtur.

Bu silah yerine cübbe kullanarak yapılmış bir darbedir

Parlamento halkın iradesini temsil eder

Bu iradeyi nasıl kullanacağı anayasa ve yasalarla belirlenir

Anayasa ve yasalara uygun parlamenter eylemi durdurmaya kalkışmak hakkı kimseye verilmemiştir.

Yeryüzündeki hiçbir parlamento kararlarını Yargıtay’a beğendirmek zorunda değildir

Yargıtay yargıçlarının fikirleri, inançları sadece kendilerini ilgilendirir

Bir yargıçlar grubunun parlamento0yaEsen benim gibi düşünmek zorundasın’ demesi için çıldırmış olmalı gerekir

Zaten muhtırada kullanılan ifadeler ciddi bir mantık zaafının bütün işaretlerini taşıyor

Şu cümleye bakın:

‘Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri korunur gibi görünse de başka maddelerde yapılacak değişikliklerle Cumhuriyet’in temel ilkelerinin zaafa uğratılmasının benimsenemyeceği…’

Bunu ciddi bir hukukçu yazamaz

Ne demek, ‘Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri korunur gibi görünse de…’

O hükümler ya korunuyordur ya da korunmuyordur.

‘Korunuyor gibi görünüyorsa’ hukuk kriterlerine göre ‘korunuyor’ demektir ve yargıçlar buna karşı çıkamazlar.

Ayrıca, ‘Yargı etkilenmesin’ diyerek Anayasa Mahkemesi tarafından görülen bir davaya ‘muhtırayla’ müdahaleye kalkışmakta ayrı bir suç teşkil ederler.

Hükümeti, Parlamento’yu, Yargıyı aşağılayan bir Yargıtay muhtırası hukukçularında dediği gibi, 301. maddenin göbeğine oturuyor.

Bu muhtırayı yazan ve yayınlayan bütün Yargıtay üyelerin de yargılanması gerekir

Bir başkası için suç olan, onlar içinde suçtur çünkü.

367 kararından önce ordunun yayınladığı 27 Nisan muhtırası, türban yasası ve kapatma davasından önce yayınlanan bu muhtıra da odur.

Amacı toplumun istikrarını bozmak, yasal kurumların işleyişini engellemek ve mahkeme kararını etkilemektir.

Peki, Yargıtay böyle bir suçu işlemeyi neden göze aldı.

Sanırım, Anayasa Raportörü Osman Can’ın ‘türban yasası’ konusunda yazdığı rapor ve bu raporun kamuoyu tarafında duyulması, Türkiye’yi ‘halkı’ işin içine katmadan yönetmek isteyenleri panikletti.

Bu bir paniğin işareti

Demokrasiyi önlemek için ellerindeki son bahane olan türbanı da kaybedeceklerini düşünmek onları ‘sınırı geçmeye’ zorladı.

Ve sınır geçtiler

Darbenin ve suçun alanına girdiler

Toplum, kendi ihalesini yok saymaya kalkan 27 Nisan muhtırasına verdiği tepkiyi bu muhtıraya da verecektir.

Muhtıralarla bu ülkeyi yönetebileceklerini sananlar artık bu dönemin bittiğini anlamak zorundadır

Bu son muhtırayla ‘dibe vuran hukuk’ sisteminin sanırım bundan sonra radikal bir biçimde çağdaşlaştırılıp, evrensel hukuka göre şekillendirileceği bir döneme gireceğiz.

Ondan sonra saygıdeğer bir Yargı’mız olacaktır.

Muhtıralarla kendi toplumlarını utandıranlar, yitirdikleri saygıyı asla bulamayacakları bir biçimde sistemin dışına çıkarılacaktır.

Ve kendimizle ve yargımızla övüneceğimiz bir toplum olacağız

TARAF

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Rachel Corrie’yi unutmadık!

18/3/2008 · Kategori: B

Filistinli bir ailenin yok edilmesini önlemeye çalışırken İsrail'in askeri bir buldozeri tarafından ezilen Rachel Corrie hâlâ gönüllerde yaşıyor. 16 Mart 2003’de İsrail tarafından ezilerek öldürülen Amerikalı barış gönüllüsü Corrie, ölümünün 5. yıldönümünde dünyanın birçok yerinde anıldı. ABD’de arkadaşları tarafından anılan Corrie, Türkiye’de ise Otuzuncu Harf dergisinin Eminönü’nün farklı mekânlarından ‘Ağa Kapısı’nda düzenlediği bir program ile unutulmadı.


Rachel Corrie’nin 7 Şubat 2003’te ailesine gönderdiği bir e-posta’dan parçalar

Şu anda, iki hafta bir saattir Filistin’deyim, ve hâlâ gördüklerimi anlatabileceğim çok az kelime var. Benim için en zor olanı, oturup Birleşik Devletler’e yazarken burada neler olduğunu düşünmek; bu sanal iletişim bana lüks gibi geliyor. Buradaki çocukların birçoğu, duvarlarında tank mermilerinin açtığı delikler ve yakındaki ufukta sürekli onları gözlemleyen işgalci bir ordunun kuleleri olmadan hiç yaşadı mı, bilmiyorum. Her ne kadar tamamen emin olmasam da, buradaki çocukların en küçüğünün bile hayatın her yerde böyle olmadığını anladığını düşünüyorum. Sekiz yaşında bir çocuk, ben buraya gelmeden iki gün önce bir İsrail tankı tarafından vurularak öldürülmüş; ve bir çok çocuk bana onun adını fısıldıyor: “Ali”—veya onun duvardaki posterlerini gösteriyor. Çocuklar aynı zamanda benim sınırlı Arapçamı pratik yapmamı sağlıyorlar; bu, çok hoşlarına gitti. Bana “Kaif Sharon?” “Kaif Bush?” diye soruyorlar, ve sınırlı Arapçamla “Bush Majnoon” “Sharon Majnoon” diye cevap verince kahkahalarla gülüyorlar. (Sharon nasıl? Bush nasıl? Bush deli. Sharon deli.) Tabii ki gerçekten inandığım bu değil, İngilizcesi olan bazı yetişkinler beni düzeltiyorlar: Bush mish Majnoon…Bush bir işadamıdır. Bugün “Bush bir piyondur” demeyi öğrenmeye çalıştım, fakat doğru çevrildiğini sanmıyorum. Fakat her nasılsa burada sekiz yaşındakiler, küresel iktidar yapısının işleyişinin -en azından İsrail söz konusu olduğunda- benim birkaç sene önce olduğumdan çok daha fazla farkındalar.

Bununla birlikte hiçbir okumanın, konferans katılımının, belgesel izlemenin ve ağızdan çıkan hiçbir sözün beni buradaki durumun gerçekliğine hazırlayamayacağını düşünüyorum. Bu durumu görmeden hayal edemezsiniz. Ancak o zaman bile deneyiminizin gerçekliğin tamamı olmadığının farkına varırsınız: İsrail ordusunun silahsız bir ABD vatandaşını vurursa büyük zorluklarla karşılaşacak olması, ordu kuyuları yok ettiğinde su alabilecek param olması gerçeği ve tabii ki buradan gitme seçeneğimin olması gerçeği. Benim memleketimde ailemden hiç kimse, araba kullanırken ana sokağın başındaki kulede bulunan roketatar tarafından vurulmadı. Bir evim var. Gidip okyanusu görmeme izin veriliyor. Görünürde aylar ve yıllar boyunca dertsiz devam etmem hâlâ çok zor (çünkü birçoğunun aksine ben beyaz bir ABD vatandaşıyım). Okula veya işe gitmek için evden çıktığımda, Mud Bay ve Olympia şehir merkezi arasındaki bir kontrol noktasında yol ortasında bekleyen ağır silahlarla donanmış, işe gidip gidemeyeceğime veya işim bittiğinde eve gidip gidemeyeceğime karar verme gücü olan bir asker olmayacağı konusunda nispeten emin olabiliyorum. Eğer ben bu çocukların var olduğu bu dünyaya ulaştığımda, bu dünyaya kenarından ve eksik bir şekilde dâhil olduğumda bu kadar öfke duyuyorsam, tam tersi olsaydı ve onlar benim dünyama girselerdi nasıl olurdu diye merak ediyorum.

Onlar, Birleşik Devletler'de genelde çocukların ebeveynlerinin vurulmadığını ve bazen okyanusu görmeye gittiklerini biliyorlar. Fakat bir kere okyanusu görebilir, ve suyun ne kadar değerli olduğunun bilinmediği ve geceleri buldozerler tarafından çalınmadığı sakin bir yerde yaşayabilir, öldürücü kuleler, tanklar, silahlanmış “yerleşimler” ve şimdi büyük metal bir duvarla kuşatılmamış bir dünya gerçekliğini tecrübe edebilirsiniz. İşte böyle olduğunda, varolarak -sadece varolarak- -dünyanın tek süper gücü tarafından desteklenen- dünyanın dördüncü büyük ordusunun boğazınızı sıkan kuşatmasının sizi kendi evinizden silme girişimine direnerek, yaaşdığınız -sadece yaşadığınız- çocukluğunuzun harcanan bütün yılları için dünyayı affedebilir misiniz merak ediyorum. Bu çocuklarla ilgili merak ettiğim bir şey bu. Gerçekten bilselerdi ne olurdu merak ediyorum.

Bütün bu sayıklamaların ardından Rafah’dayım. Burası 140.000 kişinin yaşadığı ve bunların yaklaşık yüzde 60’ının mülteci olduğu –birçoğunun ikinci ya da üçüncü defa mülteci olduğu-bir şehir. Rafah 1948’den önce vardı, fakat buradaki insanların çoğu artık İsrail olan tarihi Filistindeki evlerinden çıkarılıp buraya yerleştirilen insanlar, ve onların torunları. Sina Mısır’a döndüğünde, Rafah ikiye ayrıldı. Şu anda İsrail ordusu Filistin’deki Rafah ile sınır arasına on dört metrelik bir duvar inşa ediyor. Sınır boyundaki evlerden bir terkedilmiş bölge oluşturuyor. Rafah Popüler Mülteci Komitesi'ne göre, 602 ev tamamen yıkıldı. Kısmen yıkılan evlerin sayısı ise daha fazla.

Bugün, bir zamanlar evlerin durduğu molozun tepesine yürüdüğümde, Mısır askerleri bana sınırın diğer yanından “Git! Git!” diye seslendiler; çünkü bir tank yaklaşıyordu. Ardından el salladılar ve “İsmin ne?” diye sordular. Bu arkadaşça merakta rahatsız edici birşey vardı. Bana bir ölçüde, ne kadar da diğer çocukları merak eden çocuklar olduğumuzu hatırlattı: Mısırlı çocuklar tankların yolunda gezinen yabancı kadınlara bağırıyorlar. Filistinli çocuklar neler olduğunu görmek için duvarları siper aldıklarında tanklar tarafından vuruluyorlar. Uluslararası çocuklar tankların önünde bayraklarla duruyorlar. Tanklardaki çoğu orada olmaya zorlanmış, çoğu da sadece agresif olan İsrailli çocuklar biz oradan uzaklaşırken kendilerini gizleyerek ve bazen bağırarak, bazen de el sallayarak evlere ateş ediyorlar.

Tankların sınır boyundaki ve Rafah ve kıyı şeridindeki yerleşimler arasında kalan batı bölgesindeki sürekli varlığına ek olarak, burada, sokakların bitiminde ufuk çizgisi boyunca sayılamayacak kadar çok IDF kulesi var. Bazıları ordunun yeşil metalinden yapılmışlar. Diğerleri, yani bu tuhaf spiral şeklinde merdivenlerse, eylemlerin kimin tarafından yapıldığının anlaşılmaması için bir çeşit ağ ile örtülmüşler. Bazıları tam binaların oluşturduğu ufuk çizgisinin altında gizleniyorlar. Yeni bir tanesi geçen gün bizim çamaşır yıkayıp bayrak asmak için şehrin içinden iki kez geçtiğimiz süre içinde dikildi. Sınıra en yakın alanlardaki bazı aileler en azından bir asırdır bu topraklarda yaşayan asıl Rafahlılar olmalarına rağmen, Oslo anlaşmasına göre, yalnızca şehrin merkezindeki 1948’de kurulan kamplar Filistinlilerin denetiminde. Fakat şu kadarını söyleyebilirim ki, herhangi bir kulenin görüş alanı içinde olmayan bir kaç yer var. Tabii ki apache helikopterlerinin ya da bir seferde saatlerce şehrin üzerinde dolaşan, vızıltılarını duyduğumuz ama göremediğimiz kameraların karşısında korunaklı bir yer yok.

Burada dışarıdaki dünyada olup bitenlerle ilgili haberlere ulaşma konusunda sıkıntı çekiyorum, fakat Irak’a karşı bir savaşın tırmandırılmasının kaçınılmaz olduğunu duyuyorum. Burada “Gazze’nin yeniden işgal edilmesi” konusunda büyük bir endişe var. Gazze her gün çeşitli boyutlarda yeniden işgal ediliyor, fakat bence tankların gözlem yapmak ve toplulukların yakınlarından ateş açmak için bazı sokaklara girip birkaç saat veya birkaç gün sonra çekilmeleri yerine bütün sokaklara girip burada kalmalarından korkuluyor. Eğer insanlar bu savaşın bütün bölgedeki halklar için sonuçlarının ne olacağını şimdiye kadar düşünmedilerse, umarım düşünmeye başlarlar.

Aynı zamanda sizin buraya gelmenizi de umuyorum. Uluslararası kişiler olarak sayımız beşle altı arasında değişiyor. Bir şekilde kendilerine katılmamızı talep eden mahallelerin isimleri şöyle: Yibna, Tel El Sultan, Hi Salam, Brazil, Block J, Zorob ve Block O. İsrail ordusu en büyük iki kuyuyu yok ettiğinden beri Rafah’ın dış mahallelerindeki bir kuyunun başında gece boyunca beklenmesi gerekiyor. Belediyenin su işleri masasına göre, geçen hafta yok edilen kuyular Rafah’ın su ihtiyacının yarısını karşılıyormuş. Toplulukların pek çoğu, uluslararası kişilerden, evlerin daha fazla yıkıma uğramasına kalkan olmalarını ve gece mahallelerde bulunmalarını rica ettiler. Gece saat on civarından sonra hareket etmek çok zor, çünkü İsrail ordusu sokakta gördüğü herkese direnişçi muamelesi yaparak ateş ediyor. Yani açıkçası sayımız çok az.

Memleketim Olympia’nın Rafah’ı kardeş şehir olarak kabul edip ona bağlanmaya karar vererek çok şey kazanacağına ve çok şey verebileceğine hâlâ inanıyorum. Bazı öğretmenler ve öğrenciler e-posta yazışmalarında ilgilerini ifade ediyorlardı, fakat bu oluşturulması gereken dayanışmanın sadece suyun üzerinde görünen yüzü. Pek çok insan sesinin duyulmasını istiyor ve bu seslerin ABD’de benim gibi iyi niyetli uluslararası kişilerin süzgeçlerinden geçerek değil, doğrudan duyulmasını sağlamak için bizlerin uluslararası kişiler olarak ayrıcalıklarımızdan bazılarını kullanmamız gerektiğini düşünüyorum. İnsanların bütün olasılıklar karşısında örgütlenme ve bütün ihtimallere direnme yeteneklerinden yeni yeni pek çok şey öğreniyorum ve bunun çok yoğun bir eğitim olmasını umuyorum.

ABD’deki arkadaşlardan aldığım haberler için teşekkürler. Shelton Washington’da bir barış grubu örgütleyen ve Washington DC’deki 18 Ocak protestolarında bir delegasyona katılma olanağı bulan bir arkadaştan gelen raporu yeni okudum. Buradaki insanlar medyayı izliyorlar ve bugün bana yine Birleşik Devletler’de büyük protestoların gerçekleştiğini ve İngiltere’de “hükümetin sorunlar yaşadığını” söylediler. Yani, buradaki insanlara tereddüt ederek de olsa Birleşik Devletler’deki pek çok insanın hükümetimizin politikalarını desteklemediğini ve küresel örneklere bakarak nasıl direnileceğini öğrendiğimizi söylerken kendimi Polyanna gibi hissetmememi sağladığınız için teşekkürler.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Neden başörtülü bilim kadını yokmuş?..

14/3/2008 · Kategori: Koseyazilari

Son günlerde bazı sütunlarda şu şekilde sorulara yer veriliyor: -Başörtülü bir bilim kadını ya da sanatçı niye yok?

Bu sorunun ima ettiği zehirli yargı açık. Bu, "Başörtülüler geri zekalı" demenin güya örtülü ifadesi. "Başörtüsü aklı örtüyor"un bir başka kurgusu. Zalimce sürdürülen bir politikanın, psikolojik savaş uzantısı... Hem yol kes, ayaklarını kes, hem neden yürümüyorsun diye suçla... Kırbaçla! İşkence et! Kanatlarını kes, neden uçmuyorsun diye yargıla... Bu, bir toplum kesimini toptan dışlayan-aşağılayan alçakça bir ayrımcılık göstergesi. "-Türkler medeniyet kuramaz. Onlar ancak medeniyet yıkıcısıdır. Türkler barbardır" tarzındaki Batı yargılarının ithal versiyonu...

Vaktiyle Amerikalı beyazların zenciler için ürettiği aşağılayıcı söylemin kopyası... Sorsana: -Neden bir tek başörtülü kadın parlamenter yok? Çünkü "Dışarı, dışarı" diye tempo tutup, ihraç ettiniz Parlamento'dan... Alt kademelerde çalış, didin, partiyi en ücra sokaklara kadar taşı ama yukarılara sakın çıkma, senin hakkın aşağılarda ömür törpülemek...

Meclis'e girmek kim sen kim! Ağzınla kuş tutsan, başörtülü olmak, dışlanmak için yetiyor. Ve biri çıkıp utanmazca soruyor? -Neden başörtülü parlamenter yok. Masonik bariyerleri yara yara tıp doçenti olmuş bayanı, başörtüsü sebebiyle ihraç etmişsiniz, sonra da çıkıp soruyorsunuz: -Bir tek başörtülü bilim kadını neden yok? Lisede okutmuyorsunuz, lisans okutmuyorsunuz, "Dışarı dışarı" diye cübbeli bilim adamları ve onların yetiştirdiği militanlar kapıyı zincirleyip tempo tutuyor ve siz utanmazca soruyorsunuz: -Başörtülü bir tek bilim kadını neden yok? Başörtülü bilim kadını olacak...

Ama kendi ülkesinin üniversitelerinde değil, Avrupa'da, Amerika'da, Avustralya'da kariyer yapmış olarak... Belki onları bile kendi ülkesinde hizmet verme imkanından mahrum edeceksiniz. Üniversitelerdeki masonik bariyerler kapıları asla açmayacak. Ve siz, hâlâ kendi ülkenizde başörtülü bir bilim kadınını görmeyeceksiniz. Bir gün, bir TV haber programında, başarılı sunucu bayan spiker böyle bir soru sormuştu da ben şöyle demiştim: -Siz başarılı bir spikersiniz. Hiç kendinizi başörtülü olarak düşündünüz mü?

 Var sayalım siz yarın başınızı örterek buraya geldiniz, spikerlik özelliklerinizde hiçbir değişme, zayıflama olmadı. Burada yine de spikerlik yapabilir misiniz, yaptırırlar mı? Şaşırmış kalmıştı. Bir üniversite rektörü düşünün, kendi branşında da son derece başarılı, uluslararası nitelikte bir bilim kadını olsun. Ve bir iç değişimle yarın başını örterek üniversiteye gelsin, ne olurdu?

O bilim kadını yine de kürsüsünü koruyabilir ya da rektörlüğe devam ettirilir miydi? Yoksa başörtüsü ile birlikte, beyninin içinin boşaldığına inanılır ve medyasıyla, bilmem nesiyle kolektif bir aforoz mekanizmasına kurban mı verilirdi? Bizim laik engizisyonlarımız, kilisenin kurduklarından daha az mı kıyıcıdır?

Bilim için yollara düşmüş binlerce kız çocuğunun göz yaşına bakıldı mı? Evet, "utanmazca" diyorum, bu tavır utanmazcadır. Hem ayaklarını kesip hem neden yürümüyorsun, hem kanatlarını kesip hem neden uçmuyorsun suçlaması yapmak ancak hayasız bir işkencecinin yöntemi olabilir? Bu işkenceciler aramızda dolaşıyor ne yazık ki hem de medyacı geçiniyor. -Türkiye'de bir tek başörtülü avukat yok, hakim yok, kaymakam yok, vali yok, genel müdür, müsteşar yok...

Yok oğlu yok. Çünkü yollar harami bir zihniyetle kesik. Türkiye'de pek çok başörtülü romancı, hikayeci, yazar var... Onu da görmeye göz yok. Büyük Kırgız romancı Cengiz Aytmatov "Kopar Zincirlerini Gülsarı" diye seslenir bir romanının isminde. Türkiye'de zincirsiz bir hayat başladığında, bu ülkenin çocukları her yandan yükselişe geçecek. Yol kesiciler çekilsin, yollar açılsın yeter ki...

Ahmet Taşgetiren
12.03.2008 - Bugün

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Filistin Düşerse Bizi Kim Tutacak??

7/3/2008 · Kategori: B

İsrail katliamında hayatlarını kaybeden bir aylık, altı aylık bebeklerin kana bulanmış bedenleri, füze ve mermilerle delik deşik olmuş, kana bulanmış körpecik canlar vicdanlarımızı yeterince uyandıramamış olması, işgalciler için bulunmaz fırsat oldu!

Ne zamana kadar sürecek bu katliam, ne zamana kadar susacak insanlık, ne zamana kadar oturacak yerinde müslümanım diyen toplumlar?

İnsanlık ve İslam alemi inanç ve insani değerler noktasında böylesine büyük bir sınav verirken, herkes kendine şu soruyu sormak durumundadır:

"Ben bir insan isem, ben bir müslüman isem, bu masum Filistinliler için ne yaptım, ne yapıyorum ?"








Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kudüs, Ey Kudüs!!...

6/3/2008 · Kategori: Koseyazilari

İsrailli katiller yüzlerce çoluk çocuk kadın yaşlı demeden yüzlerce müslümanı katlettikten sonra geri çekildi..

Batıdan gelen tepkiler, en az İsrail saldırısı kadar utanç verici. Amerikan yönetimi, olanlardan Hamas'ı sorumlu tuttu.. BM Güvenlik Konseyi ise İran'a karşı yeni daha ağır yaptırım kararları aldı..
Katliamdan sonra Gazze'de değişen bir durum yok. Yine açlık kol geziyor. Filistin halkının hastasına ilaç almasına izin verilmiyor. Yine elektirik yok..

Bölgeden gelen haberler, İsrail'in yeni bir saldırı hazırlığı içinde olduğunu gösteriyor..
Barak Hitler gibi... İsrail Filistililere Nazi Almanyasında Hitler'in Yahudilere davrandığı gibi davranıyor..

Bugün Gazze halkı, Firavunun zulmü altında inleyen Hz. Musa ve Hz. Harun aleyhisselamın dostlarına, İsrail yönetimi ise Firavun yönetimine ne kadar da çok benziyor..

Firavun ve Hitler'e ilham kaynağı olan şeytan şimdiler de Bush ve Barak’ın ilham kaynağı sanki..


Bu iddiayı ilk söyleyen kişi ben değilim.. Kendilerine “Rabbiler” denilen ruhani Yahudilerin bir kısmı da, İsrail'i suçluyor ve aynı şeyi söylüyor.. Tüm samimi insan hakları savunucularının ortak kanaati bu.. Yani bu iddialar antisemitik iddialar değil..
Ortaya çıkan vahşet, siyonizmin gerçek yüzünü gösteriyor..

İsrail'in öyle görülüyor ki, yeni hedefi Mescidi Aksa olacak. Mescidi Aksa ve ömer Mescidi.. Mescidi Aksa yıkıldıktan sonra sıra ömer Mescidi'ne gelecek.

Lütfen bu ayırıma dikkat. Genelde Müslümanlar ömer Mescidi ya da diğer adı ile Kubbetüssahra ile Mescidi Aksa'yı karıştırıyorlar. Altın renkli kubbesi ile, duvarları çinili çokgen şeklindeki yapı Mescidi Aksa değil, ömer Mescidi'dir.

O mescidde de bizim için kutsal olan Hz. Peygamber'in üzerinden Mirac'a yükseldiği ve adına “Hacer-i Muallaka” denilen taş vardır..
İlk kıblemiz olan Mescidi Aksa ise kubbesiz, dikdörtgen şeklinde, dik çatılı, eski, mütevazı bir yapıdır..

Zaten bugün Müslümanlar bırakın Mescidi Aksa'ya, Kudüs'e bile zor giriyorlar.. Mescidi Aksa'nın bir bölümü kapalı, altı ve çevresi kazılmış durumda ve yer yer çökmeler başlamış.. Her an yıkılabilir.. O zaman da kızılca kıyamet kopar..

Bir iddiaya göre İsrail, bir deprem ya da tabii bir olay beklemeden, sun’i bir sarsıntı ile Mescidi Aksa'yı yıkmaya hazırlanıyor.. Ya da bir sabotajla.. Mescidi Aksa'nın altı boşaltılmış durumda. Oraya Süleyman Mabedi'ni inşa etmeye hazırlanıyorlar, kendilerince.
Sonra sıra bugün kendilerine destek veren Evengalistlere gelecek tabii fırsat bulurlarsa.. Orada bulunan Doğuş ve Kıyamet Kiliseleri de bugün olmasa da yarın İsrail'in hedefinde olacak.

Zaten kendileri de onu söylüyor. Bu yıkım kıyamet savaşının başlangıcı olacak. Yani dünyanın sonunu hazırlayacak bir savaş tehdidi ile karşı karşıyayız..


Bu gidiş kötü. İKO'nun derhal toplanıp bu tehdidi görüşmesi gerek.. BM'nin kutsal mekanların statüsünü ele almak üzere toplanması şart.. Aksi halde bu ateş herkesi yakar..

Ankara İsrail'i bu konuda uyarmalı.. Türkiye, İsrail'e komşu ülkelerle bu konuyu masaya yatırmalı. Afrika Birliği bu konuyu ele almalı.. Yarın bazı şeyler için çok geç olabilir.. Yine Ankara, AB ülkelerini İsrail'in saldırgan politikaları konusunda uyarabilir. Rusya, çin, Japonya, Hindistan gibi ülkelerle bir dizi istişare toplantıları gerçekleştirebilir..


İsrail'in maceracı siyaseti sadece bölgeyi değil, dünyayı bir felaketle karşı karşıya bırakır..


İsrail'in böyle bir girişimi, tüm dünyada İsraillilerin ve İsraillilerin sahibi olduğu işletmeler ve markalar için bir felakete dönüşebilir.. İsrail'e destek veren ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkelerde trajik gelişmeler yaşanabilir.. Partileri bu konuda uyarmalıyız.. Boykota devam.

İsrail sanki bundan sonra Hizbullah'ı test edecek gibi. ABD ise Suriye ve İran üzerindeki baskılarını artıracak..
Basın olarak, STK'lar olarak bize düşen görevler var.. Daha çok bu konuyu yazmak ve okumak zorundayız. STK'ların hepsi bu konuda insani yardım ve bilgilendirme toplantıları yapabilirler. Evlerde bu toplantıları yapabiliriz. İşyerlerinde komşular, müşteriler ve çalışanlarla toplantılar yapıp konunun hassasiyeti anlatılmalı.. Vitrinlerinize, Filistin'i, Mescidi Aksa'yı hatırlatan bir şeyler koyun..
TBMM bu konuda bir heyet gönderebilir ya da konuyu kapalı oturumda müzakere edebilir.. Mescidi Aksa yıkılırsa olacakları kimse tahmin edemez..

Bu konuda bilgi almak isteyenler, haberleri daha yakından izlemeli. İnternetten bu konuya duyarlı siteleri takip etmeli ve çalışmalar hakkında daha fazla bilgi almak ve çalışmalara yardımcı olmak için İHH ile temasa geçmeli.

İHH'nın erişim bilgileri şöyle: İHH İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı, Büyük Karaman cd. Taylasan sk. No: 3 34230 Fatih / İstanbul, Telefon: 0212 631 21 21 Faks: 0212 621 70 51, www.ihh.org.tr E-mail: info@ihh.org.tr

Allahım bizi affet. Bizim ellerimizle zalimleri cezalandır ve mazlumlara yardım et.. Selâm ve dua ile.

05/03/2008
Abdurrahman Dilipak - Vakit

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::